26 Şubat 2018

AMOREM VINCIT AMOR ya da GENETİK YATKINLIKTAN MÜTEVELLİT EVDE KALMAK


      Öğleden sonra eve geldim, babam şaşkınlıkla açtı kapıyı: “Aa be ya! Ben seni içeride uyuyorsun sanıyorum?”  “Evet baba,” dedim, “ben de öyle kendimi içeride uyuyor zannediyordum.” 48 saattir toplam iki buçuk saatlik uykuyla dolaştığım için ben de hayal, gerçek ve rüyayı karıştırma kıvamındayım. Alter egom içeride sıcacık uyurken ben dünyanın işini halledip eve gelmişim.  Rüyasında kelebek olduğunu gören bir kelebek yani, Borges’çesi. Meğer bende devreler çoktan yanmış. Düşünsene bir de gerçek olsam, hiç çekilmem. (Tıpta bir adım yok. O derece.)
      Ha, başlık mı? Daniel Arasse’ın tablo okumak üzerine muhteşem bir kitabını okudum, tek celsede. Kitapta Omnia Vincit Amor’a müthiş bir alternatif getirmiş Latin atalarından: Amorem Vincit Amor: Aşk aşkı yener. Kitaba ayrı, buna ayrı bayıldım!
       Kardeş diye besledik, içinden gurme çıktı. Neler yapıyor, neler. En son yaptığı yulaflı, hindistancevizli-muzlu pancake’ler, hurmalı labneler, fesleğenli, kaşkavallı kanepeler, pekmezli fıstık ezmeleri yaktı bizi.  Kardeş gibi kardeş. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor. O diyette, biz olduk mu yüzer kilo! Şiştim of a Down. O sporda, biz babamla iki kişi bir tepsi kıymalı böreğin başında. Resmen içimizde birer Mehmet Yaşin yaşıyormuş. Humburlop, gitti mi köylünün rızkı mideye…
       Soyağacı sorgulama hezeyanı geçmeyeydi iyiydi. Bize iyi eğlence kapısı açılmıştı. Burhan Altıntop’un Sikendinav kokenleri gibi bir şey oldu Türkiye’de. Hande’nin derin Muş kökeni ortaya çıkınca telefonlara “HDP mitingindeyim, canım “ diye çıkmaya başlamaları filan. Zılgıtlarla yaşıyor. Onur’un büyük ninesi Ermeni çıkmış, adı Viktorya. Genetik yatkınlıktan ne topik yapar ama! Trabzonlu olduğunu bilmeyen bir gencin bu gerçeğe uyanması üzerine Fenerbahçe’yi tag’leyip “Verin lan kupamızı geri” demesine yıkıldım. Elif’in “Biz sadece Temmuz’da meyve veren bir aileyiz” yorumuna da az gülmedim. (Soyağacı okuma hatalarında favorim). Yozgatlı çıkmadı Türkiye’de. Herkes Balkanlar’dan geliyor. Soğuk hava gibi. Bizimkisi ayrı şenlikli çıktı. Anne tarafında herkes Havva.  Biz artık evrimi kabul etmek zorundayız, siz kaçıp kendinizi kurtarın. Havva’dan geliyoruz biz, kaçarımız yok. Annemin anneannesinin anneannesi 1859 doğumlu olup boşanmış! Hey yavrum hey, Aytuğ’un dediği gibi daha Medeni Kanun yokken ortada… Medeni yolu bulmuş atalarım. Sonra biz neden evde kaldık. Genetik yatkınlıktan mütevellit. Anne tarafı Konya, baba tarafı Selanik/Serez. Sorarlarsa Selanikliyiz diyoruz. Herkes böyle yaparsa yakında İç Anadolu’dan gelen kimse kalmayacak memlekette. Topluca Balkanlıyız, AB’liyiz. Peki Balkan kelimesinin dağ, hatta sıradağ demek olduğunu biliyor muydunuz? Dağlıyız biz. Ha, bir de babamın dedesinin babasının adı Halil. Babam Ali sanıyormuş. Kardeşim çözdü olayı. “Baba, ona herkes Alil diyordur da ondan”. Trakya’ya oş geldiniz.
        Yakışıklılar yakışıklısı Birol Ünel’in de oynadığı Transilvanya filmini izledikten sonra hayallerimin tepelerini süslemeye başlayan pagan festivali Kuker’e gittim sonunda. Aşırı aşırı güzel bir şeydi… Trakların kıştan kalan kötülüklerden arınmak, baharı kutlamak ve kötü ruhları kovmak için düzenlediği bu şenlik Bulgaristan’ın Yambol’unda kutlanıyor. Devasa hayvan maskeleri, rengarenk zır deli kıyafetler, çatlak teatral bir düzenle akıl kaçırası bir güzellik. Diyonizos şenliklerine kadar geri gidiyor tarihi. Olm, toprakların güzelliğine bak, Diyonizos şenliği filan! Merve korkunç maskeleri görünce “Abla, bence sadece kötü ruhları değil iyi ruhları da korkutuyordur bunlar,” dedi. Çocuk haklı. Bence tam da korkutamamış, çünkü Balkanlar’dan gelen soğuk havayı hiç böyle görmediniz. Hangi baharı karşılıyorlar ben anlamadım. Soğuktan burnum düşüyordu. Yakutsk’u ayağınıza getiriyor Mikail. N’aptın sen Mikail? Böyle soğuk mu olur?
       Sadece köyün bekâr erkeklerinin katıldığı şenlikte gençler bellerinde taşıdıkları kemerlerde 20-30 çan taşıyor. Yetişkin bir kuker tek başına 30-40 kiloluk çanlarla zıplayıp saçma sesler çıkarabiliyor. Zaten festivalden memlekete döndüğünüzde beyniniz zonkluyor, ziller hâlâ kafanızın içinde çalıyor. Favorim kadın kılığındaki erkekler oldu. Bu festival zaten bizim memlekette olmazmış. Köyün erkeklerini saçlarında çiçek, dudaklarında kırmızı rujla görünce anlıyorsunuz. Türk erkeğini bozar. O role girecek abi bulamazsınız. Paganlık güzel şey arkadaş. Bir de bize bak: Kurban bayramı, Ramazan bayramı.
       Yambol’dan sonra Trakların başkenti Kabile’ye götürdü bizi güzel gençler. Adını Kibele’den alıyormuş. Trak dediğin halkın başkenti adını nerden alacağıdı? Antropoloji diye bir bilim olmasa atalarımın Trak olduğuna yemin edebilirim. Kabile Müzesi’nde binlerce yıllık bigudiler gördüm. Boy boy. Üç yaşındayken kafama taktığım bigudileri sokağa çıkarken bile kafamdan çıkartamazlardı. Annemle babam olmak da zor işmiş ha! Düşünsene, bigudili çocuk İffet ve İsmail’in ellerinden tutmuş yürüyor, yüzünde saçma bir mutluluk hali, kafasında bigudiler. O yaşımdan beri değişmeyen tek şey inadım galiba. 80’lerden kalma büyük bir kompozitörün de dediği gibi: nerde Trak, orda bırak J 
      Biricik Metin Uca için yazdığım oyun artık sahnelerde. İlk gösterim için birlikte İzmir’e gittik. Çok Püsürlü Komedi. “Bunu mu demek istedim?” Metin zaten fazla zekâdan gidecek giderse. Yetenek küpü. Kültür, yetek, espri anlayışı fazlası ile bu ülkeye fazla adam. En çok ben gülmüş olabilirim. Ön sırada kahkahadan boğulan ayı bendim. Yok canım, kendi yazdığıma gülmedim. Metinde olmayan, ama Metin’de olan şeylere koptum. Padişahların “very gut” beslendikleri için gut’tan gitmelerini duyunca dağıldık. Papa X. Leo’nun dalkavuğuna cüppesini sosa bandırarak yedirdiğini anlatırken o an aklına gelen şey de öyle: Ama düşünsenize dalkavukların bugünkü halini. “Ye benim ceketi” deyince kareli ceketi lak diye yutuyor.
        İzmir’de, ilk oyunumda beni yalnız bırakmayan canım arkadaşlarıma selam olsun. Nuri Hoca’dan bu arada enfes bir etimolojik sürpriz kaptım. “Sayesinde” Arapça’dan geliyormuş. “Saye” gölge anlamında olunca, bir işi diğerinin gölgesinde yapıyoruz. Gayet anlaşılabülü. Düşünsene 50 derece sıcakta bir işi ancak diğerinin gölgesinde yaparsın zaten. Mantuklu. Trakların Balkanlardan gelen soğuk havayı kovması gibi bişiii yani.
       Tarkan kuşum 20 yıl İstanbul’a konser vermeye geldi. Pek tatlı gece oldu. Gelmeden önce Aytuğ’un kızarttığı enfes küçük balıklardan yüz kilo yiyip Bulgar ve Macar biralarını galonla içtiğim için gereğince zıplayıp hakkını veremedim konserin. ( Bknz. Burhan Altıntop’un balkon savaşı. Balıkların en küçüğü, en kokulusu. Bana küçük balıklarla gelin.)  Çağlan, Metalium Mazhar da Witchtrap’i yalnız bırakmadı. Geceden hatırladığım en güzel karede Tarkan’ın hard case’ini alan Aytuğ, ben ve Tarkan Pera sokaklarında arabaya ulaşmaya çalışıyorduk. Gülmeli, yalpalamalı bir şeydi. Son karede de yıllar sonra 48 saat içinde 3 defa girdiğim Otogar’da Tarkan’la vedalaşıyorduk. Tam 90’ların Otogar uğurlamaları. Olm, ne güzel geceydi ha! Pardon, son sahnede Tarkan cebinden çıkardığı Paskalya yumurtasını bana uzatıp, “Vika gönderdi. Kime emanet edeceğini sonra söyleriz”, diyordu. Normal bir tek arkadaşım yok, di mi? Siz de haklısınız. Bu yüzden hayat bana güzel. Ha, bu sahne çaresizce bana bir Erdil Yaşaroğlu karikatürü hatırlattı.
-007, sana gizli bir görev veriyoruz.
-Nedir?
-Söyleyemeyiz, çok gizli.

      Sultan’ın Mutfağı romanımın Burgarca çevirisi bitmiş. Müthiş çevirmen Sevcan Kence’ye şapka çıkarıyoruz. Kadıncağız yeni bir hayata başlayacak resmen. “Bugün hayatımın çevirmen sınavını verdim sayılır” demiş. Esra’nın dediği gibi “Şimdi Bulgarlar düşünsün” J

    Bu aralar bünyemdeki mutluluk fazlasını ihraç edip zengin olmayı düşünüyorum.  Varsa bir mutluluk siparişiniz, alırım. 

4 Şubat 2018

JAPONYA’DA POPO OLMAK


          Ooo, bir de ne göreyim! Sözün bittiği yere gelmişim. Aytuğ dediydi, “Başka biri olarak döneceksin Japonya’dan”… Onbeş yaşımdan beri dünyayı geziyorum, böyle tatlı ülke görmedim. Resmen başka biri olarak döndüm. (Necmi olmuşum meğer). İyi de, niye döndük ki biz Japonya’dan?  97 km yol yürümüş, altı şehir görmüşüz. (Görmüşüz diyorum, öyle hızlı gezdik ki, saymaya vaktimiz olmadı.) Hızlı trenle acil değil ama çabuk çabuk gördük J Bir indik ülkeye, yer gök kar. Dört yıldır yağmıyormuş, o da bizi buldu. Siz Pasifik’ten gelen soğuk rüzgârın tadını bilir misiniz? Biz de bilmezdik ve inanın merak ettiğimiz ilk on şey arasında değildi. Bir an kulaklar, burun soğuktan yere düşüp bedeni terk etti sandık. Neden Sakura’da gidildiğini o an anladık. Romantikmiş, her yer kiraz çiçeğiymiş, geç. Yazın da nemden nefes alınmıyormuş zaten. Japonlar da Aytuğ’un başka bir abi için dediği gibi “teknik romantik”.
          Aeroflot’la Moskova üzerinden gidip havaalanındaki en enfes lounge’un bir yıllık erzağını bitirerek yola devam ettik. Rusya’nın dış borcuyuz biz. Yemek yemeği bilenle takılacaksın arkadaş. Şöyle foie gras, erikli kaz bacağı, prosecco derken bir baktık Osmanlı-Rus savaşının intikamını alıp ülkeyi moratoryum ilan etme eşiğine getirmişiz. Merengue’lerini de peçetelere sarıp çantalarımıza doldurarak gerçek bir Türk annesi kıvamında uçağa bindik. Neden Aeroflot, değil mi? Çünkü sadece kendi ülkesi üzerinden uçarak kimseciklere vergi vermeden Japonya’ya ulaşan tek havayolu olduğu için. Dünya’nın yarısı Rus toprağı zaten. Yoksa o kıtlıkta bile yenmeyecek leş gibi yemeklerine tav olduğumuz için değil. Kadın hostesler sadece erkeklere, stewardlar da sadece kadınlara iyi davranıyor uçakta. Şaşkınlıkla şahit olduk dört koca uçuşta. Bir kadın olarak Rus bir hostesten dayak yemeden indiyseniz uçaktan, daha fazlasını beklemeyin. Ben de Aytuğ’u beğenen hosteslerin teker teker getirdikleri biraları löpürdetirken anladım ki, Aeroflot’a yakışıklı adamla bineceksin. Ha, son nefesini vermek için uçağı seçmiş olan stewardları da unutmayalım. Yürüyen mezar taşları, Tanrı’ın bekleme odaları. Lan, git emekli ol. “Tea or coffee” derken (tabii o korkunç Rus aksanıyla bunu anlayabilmeniz çok zeki olmanızı gerektiriyor), yüz ifadesine bir alt okuma yaparsanız amcanın “Bana bak kadın, soruyorum ama laf olsun diye, biz geleneksel olarak çay içiyoruz, sen de çay iç!” dediğini duyabilirsiniz.
        Küçücük adada 130 milyon nasıl yaşıyor anacım? O koca koca gemiler nasıl oluyor da deniz üstünde duruyor? Ona cevap bulabilen teyzeler gelip buna da bulsunlar. Vığıl vığıl insan kaynayan ülkede Buddha’nın tek bir kulu gelip de size çarpmıyor. Üstelik derin bir sessizlik var. Sanırsın milli yas, ya da saygı duruşu. Metroda kimsecikler konuşmuyor. Ağlamayan çocuk yapmışlar. Olm, çocuk dediğin ağlar, şöyle bir ağzına çarpma iştahı uyandırır, iki cimcirmek istersin değil mi? Yok, vallahi, yok. Resim gibi bakıyor çocuklar. İki kelime edince de tatlı tatlı gülmeye, seninle arkadaş olmaya başlıyorlar. Bir iki tanesini çalıp cebime doldurmamak için zor tuttum kendimi. Böyle de tatlı olunmaz ki, arkadaş.
         Geldik büyülü dünya metroya. Japonca hocam Mariko Sensei yıllar önce ilk derse geldiğinde “Korkmayın, Japonca yazıldığı gibi okunur” demişti. Sınıf kopmuştu tabii senkron olarak. (Kimse de “Kadın haklı beyler, dağılalım” demedi. Deseydi yıllarımı kanji ezberlemekle çürütmezdim.) Metro istasyonlarındaki haritalarda bunu acı şekilde görüyorsunuz. Sorun yazıldığı gibi okumasında değil zaten, okunamamasında. Japonlar demir ağlarla örmüş anayurdu dört baştan. Gideceğiniz yerin resmi var, adı yok yani. Şansınız yaver giderse bir Latin harfli harita ile bu örümcek ağında gideceğiniz istasyonun adını bulabiliyorsunuz.
        O dünya tatlısı Japonlar metro istasyonundan içeri girince kimyasal tepkimeye girmiş gibi birer canavara dönüşüyorlar. Sen iş çıkışı metroya binen insanın resmini yapabilir misin, Abidin? Sıkar, Abidin.  Sonra fırçanı karaciğerinden zor çıkarırlar, Abidin. Ağzına kadar tıka basa Japonla dolmuş, beyne oksijen gitme imkânı tanımayan bir metroya binmeye çalıştık. Bindik de. Bizden sonra bir vagon dolusu insan daha sığdı ayrıca. Nasıl oldu, bilmiyoruz, çünkü hayatımızın o anlarını hissedecek beş duyu devre dışıydı o anda. Japon amcaların bir survival yöntemi olarak yandakine dirsek atma sistemi geliştirdiklerini acıyla fark ettim. (Bayağı acıdı ha). Uzakdoğu Savuşturma Sporları. Japonlar dirsekleriyle yanlarında kim varsa oymak suretiyle kendi bireysel mekânlarını yaratıyorlar ayakta. Sağ çıkana aşk olsun. Çocuğunuz olmuyorsa, bir de Japon metrosunu deneyin derim. Bence garantili bir çözüm. O normal şartlarda birbirlerine dokunmayan Japonlar metroda tek vücut yaşıyorlar. Japonca hocam yıllar önce sekiz yaşındaki çocuğunu hiç öpmediğini söylemişti. Bence zaten bu Japonlar mitozla çoğalıyorlar. Hani o Çin metrosu videolarında gördüğümüz trene adam tıkmakla yükümlü görevlilerin gerçek olduğunu görüp şaşakaldık. Tek farkları beyaz eldivenleriyle şık takılıp “arka safları sıklaştıralım beyler” anlamında elegan hareketlerle milleti istif etmeleri. Gözlere şenlik. Bu arada Japonların metroda kitap okudukları da şehir efsanesiymiş. Koskoca ülkede dört kişi gördüm metroda okuyan, zaten ikisi manga okuyordu. Biri de İngilizce çalışan minik bir Japon evladıydı. Sohbet ettik Japonca. Etraf kalabalık olmasa eve getirecektim araklayıp yavruyu. (Evdeki bayağı büyüdü de. Yeni modelle değiştirmek istiyorum.)
        Yalnız Japonya’da popo olmak varmış dünyada. O buz gibi havada metroya girip de oturduğunuzda poponuza sıcak servis yapan kadife koltuklar var ya! Alttan ısıtmalı koltuk metroya mahsus değil. Tüm klozetler özel bir elektrik sistemi ile ısıtılıyor. İlk oturduğunuzda “olm, bi yerden bi sıcak geliyooo laaa” şaşkınlığı yandaki düğmeleri görünce ikiye katlanıyor. Netekim düğmelerle poponuzu enlem ve boylamlarına göre ayrılmış şekilde, farklı tazyikte suyla yıkayabiliyorsunuz. Bir de flaş efekti veren düğme var. (Onun işlevi yoruma açık). Yüzünüzde anlamsız bir mutlulukla çıkıyorsunuz tuvaletten. Bütün bu elektrikli klozetlerin markasının Toto olduğunu görünce bedavadan bir de kahkaha yazıyoruz hanenize. Yıllardır yanlış biliyormuşuz, o yüzden teknolojik olarak bir Japon olamamışız. Totoyu sıcak, kafayı soğuk tutmak gerekiyormuş. Toto önemli.
        Bence atalarımızdan biri şunu söylesin artık: Güneş girmeyen eve Japon girer. Japonya’da evler, bahçeler minicik. Adamlar bit kadar adaya sığmak zorunda sonuçta, idmanlılar. Japonların o yüzden geniş arabalar yaptıklarını iddia ederler ya. Ev zaten küçük, bari arabada gün yüzü görsünler diye. Sadece evler mi? Her şey küçük Japonya’da. Zaten Japonlar da küçük. Bir mağazaya girip bir şey denemeye kalkın, kolu dirseğinize çıkar en yi ihtimalle. Kadınlar 40 kg, erkekler oklava gibi. Kas, omuz bu ülkeyi teğet geçmiş. Lakin herkes biblo gibi güzel.   
        Japonya’da sayısız ayakkabısı ayağından çıkan insan evladı gördük. Önce çocuklara “seneye de giysin” diye Türk anneleri tarafından büyük alındığını sandık. (Hani Davutoğlu’nun İzmir-İstanbul otoyolu gibi bir kravatı vardı da “cumhurbaşkanı olunca da taksın” mantığıyla alındığını sanmıştık, onun gibi yani) Ama pekçok yerde üç boy ayakkabı görünce şaştık: Büyük, orta, küçük. Olduğu kadarıyla artık J
        Japonya’da turist olarak çok yabancılık geçiyorsunuz. Hele hele bu dünyaya turist olarak gelmiş ben olarak. (Pasaportun meslek kısmına “turist” yazdırsam ya, senenin büyük kısmını akademisyen değil turist olarak geçiriyorum resmen) Japonya’da kimse sizi kandırmaya, kazıklamaya çalışmıyor. Turist için ayrı fiyat yok. Ayrıca havaalanında her şeyin fiyatının dış dünyayla aynı olduğunu görüp dünyada bir ilk ve teke şaşkınlıkla bakıyorsunuz.
     Yurtdışına ayak basınca saniyede bir fotoğrafla galaksi rekorları kıran Japonlar ülkelerinde tek bir fotoğraf çektirmiyorlar. Öyle selfie çeken Japon filan görmedik. Japonlar normal koşullarda fotoğraf çekmekten ülkeyi göremez ya, biz de trene binmekten, aktarma yapmaktan göremedik bir şey. Temel ihtiyaçlar dışında ömür trende geçti. Kapıdan girerken ve çıkarken eğilerek vagonu selamlayan kondüktörler, sadece Türkçe duyulan vagonlar (bilin bakalım neden?),  Fujiyama’yı hızla görebileceğiniz pencereler…
      Koskoca ülkede sadece iki Türk gördük. Biri tahmin ettiğiniz üzere kebapçıydı, diğeri de Türkçe duyup koşarak “Ben de İzmir’den gelin geldim” diyen bir kız. “Gelin gelmek” tabirini en son ne zaman duyduğumuzu hatırlayamasak da buna çok güldük. Biz müzmin, ama “artık evlensek mi acaba, Japonya’yı da gördük” kafasındaki üç bekâr gezmekten yine bir yere gelin, damat değil olsa olsa turist gideriz yine. (Porto biletlerimiz hazır bile)
        Saçma sapan şeyler aldık. Adidas’ın kendisinin bile haberi olmayan modeller var sokaklarda :=) Dünyanın en güzel kâğıtlarını yapıyor Japonlar. Arkadaş, bu kadar ince zevk mi olur! Bizdeki 1 milyolcular gibi 100 Yenciler var. İhtiyacınız olmayan her şey orada. Bir çıkıyorsunuz 3-4 torba saçmalık almışsınız. Ama her şey mi çok, çok güzel olur! Film gibi bir ülke Japonya. Korkarım gerçek değil.
           Paraya kıyıp bindiğimiz takside ne gördük? (Yalan, külli yalan… Paraya kıydığımızdan değil çaresizlikten bindik. Eşekler gibi dans edip clubbing yaparken son metroyu kaçırdık, bundan mütevellit…) Japonya’da taksiyle kısa mesafe Türkiye’nin dış borcuna denk geliyor. (Bu espriyi iyi tutturdum, bir süre gideriz böyle.)  Japon taksici abi koltukların tepesini dantelle kaplamış. O an dedim ki, Japon teknolojisi de bir yere kadar. O yer de tam televizyonun üzerine örtülen dantel örtünün diagonali. Hah, orada dur. (Annem çıkabilir!)
       Gördüklerim bana kalsın, yediklerimi anlatayım diyeceğim ama onlar da midemi bozdu. Sushi type bir insan olmadığım için o oturup da öndeki raydan geçen rengârenk porselenler içindeki endamı yerinde enfes suşilere yumulamadım. Tam gözlere şenlikti oysa ki. Nilüfer çiçeği ve bal kabağı tempura’sı ile “okonomiyaki” tabir edilen içinden babanız dâhil her türlü deniz haşeratının çıkabileceği bir çeşit sebze tortilla’sı favorim oldu. Japon biraları beni öldürmedi. Zaten çoğunu içmiştim. Sake’ye de bayılmam. “Shochu” denen, 45 derece alkole kadar çıkabilen ve tatlı patates, pirinç, arpa vs güzellikten yapılan sert içkiyi de kışın kaynar içiyorlar. Her gittiğiniz restoranda önce bir yeşil çay geliyor şirketten. Ama esas garip olan dışarı da kar yağarken sürahilerde hep içinde buzların yüzdüğü sular olması. Her türlü garipliklerini sevdim adamların. Oldu bu iş bence.
       Osaka, Kyoto, Nara, Hiroşima, Mijayima adası… Ne gezdik be, yalnız iyi gezdik. Tokyo’da kamp kurduk. Tokyo’da tokyo giymek geyiği yapmak istemezdim ama gerçekten de odamıza bırakılan tokyolar içinde yaşadık geceleri. Gündüz kırmızı şemsiye, akşam tokyo. Hayaller/gerçekler.
         Bilimadamlarına soruyorum. Bu dünya tatlısı Japon çocuklardan yapmak için ille Japon mu gerekiyor? Başka bir tarifi varsa hemen dört-beş tane Japon çocuğum olsun istiyorum. Renk renk, desen desen…
        Bütün fotoğraflarımda mutluluktan öldüğüm bir tatil olmuş. Lannn, mutluluk ne güzel şeymiş! Fazlası kötü gelmesin, alışık değilim… Fatoş’la salgıladığımız serotonin fazlasını da Rusya’ya satarız artık.

           Ne yapçan, anacım.   Hayat, sen yerinde dururken sana olandır.

18 Ocak 2018

MOBİLYA ALMA, DÜNYAYI GEZ (YA DA EVDE KAL MÜPMÜZMİN BEKÂR, KUPKURU KIZKURUSU OL)


       İlber Hoca hayat felsefemi özetlemiş: “Mektebi bitirir bitirmez evlenip de mobilyacı dükkânı gezeceğinize dünyayı gezin”. Sonra da onaylamış: “Bu doğrudur”. Lakin yanlış anlaşılmasın diye de şöyle devam etmiş: “Evlenebülürsünüz. (Evet, aynen böyle demiş). Evlenin, ona hiçbir itirazım yok. Ama mobilyacı dükkânı niye geziyorsun? Mobilyalar kaçmıyor.” Ama ben çoktan yanlış anlamışım. (80’lerin çocukları bilir. Bir Ayşegül Atik repliğidir: Ayyy ben yanlış anlamışımmmm.) Hoca “kurtlanın, evde kalın” filan dememiş. Mobilya bakmayın demiş. Ayrıca bende mektep olayı henüz bitmediği için, bahanem de hazır. Mektep bitince düşünürüm.(Durmak yok, yola devam)
        Biz mobilyacı gezmeye hiç niyeti olmayan üç kafadar haftaya Japonya’ya giderek müpmüzmin bekârlığımızı sake içerek kutlayacağız. (Yanlışlıkla bir Japon’la evlenip Hokkaidu’nun buz gibi köylerinde bir kebapçı açmazsak tabii). Japonlarda da görücü usülü evlilik olduğunu biliyor muydunuz? Omiai kekkon: Görmeden evlilik. (Zaten benim de hayatta yapıp yapabileceğim tek evlilik şekli bu.) Başar’ın dediği gibi bir an aklımı karıştırıp kafama duvağı yapıştırmak suretiyle evlendirmezlerse kimse beceremeyecekmiş bu işi. Yıllardır en büyük hayalimdi. Yok kızzz, evlenmek değil, Japonya’ya gitmek. Ancak beni bulacak tesadüfler serisi sayesinde gidiyoruz şimdi Japon illerine. Güneşin altında haşlanıp verdiğim bir çuval paraya için için acıdığım Napalm Death konserinde Fransızca kursundan 20 yıldır görmediğim arkadaşımı görüp ona Japonya’ya gitmek istediğimi söylemem ve onun hayallerimi küflenmekten kurtarması bir tesadüf değil bence… (Exit ve Sziget festivalleri hayallerimi de gerçekleştirmesi dileğiyle…)
      Eski Japonca defterlerleri, kitapları ortaya çıktı tabii. Yıllar önce Japonca yazdığım günlüğü okuyamamam bir şehir efsanesi değil ne yazık ki. Bildiğin, unutmuşum okumayı. Arkadaş, o Long Term Memory ne pis bir şey. Ne atarsan at, gözü gibi bakıyor. (Daha diplere bakmaya korkuyorum. Orada neler var kim bilir!) Bir günlük mesai ile her şeyi hatırlamaya başladım. Yalnız, ne komik kelimeler varmış Japoncada yıllar yılı unuttuğum. Düşünüyorum da, bunca yıl hafızada hamal gibi taşımamakla iyi etmişim onları. “Kokuritsu daikaku”nun akademi demek olması sakın sizi üzmesin. Öğrencilik hayatım boyunca İspanya’da yaşadığım her evde en az bir adet Japon’un bulunması İspanya’da ev kiralanırken Japonların demirbaş olarak her eve birer adet koyulma zorunluluğu çerçevesinde evde bulunduklarını sanmama sebep olmuştu. (Hah, gitti bende sintaks.) Ben yıllar yılı balıkhaneden beter kokan mutfaklarda, hiçbir aleti çalıştıramayan Japonlara ev aletlerini çalıştırmayı öğretmeye çalışarak geçirdim. Ömrümü yediler. Diyemiyorsun ki, “Hacı, sen Japonsun, ee bunu zaten siz yaptınız anacım.” Dokunmadan, üfleyerek, uzaktan okuyarak çalışan alet-adevata alıştıkları için bizcileyin ölümlülerin kıtasındaki elektronik aletleri kullanamıyorlar bunlar. Gel bize, burada da Yu-ma-to var canım …
        Müthiş bir kitap yazmaya başlıyoruz. “Neden hep yanlış kişiye âşık oluruz?” Alt başlık da “Kaderine dur de” gibi bir saçmalık olabilir. (Daha saçmasını da bulabiliriz kanımca, ama amaç bu minvalde olacak.) Ben de bu arada yıllardır “bu rezil şeyleri mi okuyorsunuz?” dediğim kitaplardan birini almak zorunda kaldım bugün: Erkek Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten. En son Serdar Ortaç cd’si alırken böyle utanmıştım. (Napiim, seviyoruz ailecek). Reyona usulca yaklaştım, aklıma dâhiyane bi fikir geldi. Yüksek sesle “Japon Kültürü”, dedim. Evde var, ama olsun, bir tane daha alır Aytuğ’a veririm. Çocuk kitap kurdu. Bu arada çaktırmadan diğer kitabı da usulcacık söyler, diğerinin altına koyar kasaya giderim. Bendeki şansa bak, kitap yokmuş. Dımdızlak kalıp en düşük perdeden bir Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten istedim. Duymadı kitapçı velet: “Erkekler nerden?” … Buna verecek çok iyi bir cevabım var, ama kitaba saklıyorum. Neyse kitabı aldım. Şimdi de toplu taşımada gizli gizli okuyorum. Üzerine Kierkegaard’ın “Works of Love” kapağını yapıştırırım, entel durur. (Kitaptaki “You shall love your neighbour” komşu kızından bahsetmiyor canım.) Aslında konu aşksa Kierkegaard’dan “Korku ve Titreme” daha anlamlı olurdu ya…
     “Ben Sokrat’ın karısı, neden delirdim?!” adlı bir oyun da yazıyorum. Sokrat’ın “İyi bir karın varsa mutlu, kötü bir karın varsa filozof olursun” dediğini düşünüp hep Sokratçı olmuşlar. Zavallı Xanthip! Xenephon “Şölen”de Sokrat’a neden en cadaloz kadın olmasına rağmen karısına tahammül ettiğini sorar.  O da tarihin en anlamlı cevabını verir: “Eğer onunla, onun öfkeli huyuyla baş edebilirsem Atina’daki herhangi bir insanla kolaylıkla anlaşabilirim diye düşündüm”. Bir de buradan yak, bence. Aslında aranmayan koca örneği Sokrat. Hem eve para getirmiyor, hem deli gibi içiyor, hem de başka bir delikanlıya âşık. Ama tarih hep Xanthip’e yükleniyor. Xanthip’in kocası olmak zorsa, Sokrat’ın karısı olmak imkânsız bence…  Nerede bir size “kızım, sen hastasın” diyen erkek varsa iflas olmaz ruh hastası çıkar. Bütün ruh hastaları sizin hasta olduğunuzu iddia eder. Sokrat da gül gibi kadını delirtip aforizmalar bırakmış geriye. Çekilebilirsin Sokrat!
      Yıla enfes bir Macaristan sehayati ile başladık. Seyahate ful enerji deposu gençlerle çıkacaksın anacımmm. Günde en az 10-15 km yürüyen sportmenlerle. Sonuç olarak, bir belediye başkanımızın da dediği gibi “Ben de sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim”. Ha, bir de yolculukta tarih bilmeyen ve sevmeyenleri de evde bırakın mümkünse. Macaristan’a ilk defa 1990’da gitmiştim. (Tarihin ta kendisi olma yollarındayım.) Budapeşte sokaklarında açılan ilk Amerikan mağazalarındaki ekmek karnesi uzunluğundaki kuyruklar kalmış aklımda. Demir Perde düşmüş, Macarlar Adidas almak için şehri dolaşan kuyruklar yapmışlar. 28 yıl! 28 yılda hangi hızla kapitalizme geçtiklerini her gidişimde görmüş oldum. Ateş pahası bir kent olmuş. Yıllar yılı komiklik olsun diye ev kadınlarının yaptıkları Dolar gününe daha şık ve sıradışı bir rakip olarak “Forint günü” yapma projemi uygulamaya koymanın tam zamanı gelmiş galiba. Resmen rehin bırakıyorduk bavulu şehirde az kalsın. Orta Avrupalıların hâlâ Belçikalılar gibi biraların en muhteşemini yaptıklarına yeniden şahit olduk. Hırvatların Tomislav birasına lezzette en yakın siyah birayı bulduk: Soproni (Demon). Adı gibi şeytanî, cehennemî bir siyahlıkta… IPA’nın da âlâsını yapmış Macarlar. Keşke bizim atalar da Orta Asya’dan başlayan yolculuklarına Orta Avrupa’da son verselerdi.      
      Süheyl Hocam nefes bir yemekte topladı bizi dün. Necip Mahfuz’dan Dino Risi’ye uzanan harika bir sohbet oldu. Her zaman cumhurbaşkanı adayım Süheyl Hoca olmuştur. Olsa da yeryuvarlağı bir insanın aynı anda ne denli mükemmel meziyeti tek bünyede toplayabileceğini görse. Dünyada havamız olsa. Aklımda kalan sayısız anıdan birini Ali Sirmen anlattı o akşam. Evlenip düdüklü tencere almaya giden yeni evlilerden taze gelin dükkânda o kadar çok konuşup dükkân sahibini bayılma arifesine getirmiş ki adam sonunda “Beyefendi, sizde düdük var zaten, siz sadece tencere alın bence”, demiş. Aynı hanımefendiye dair diğer bir hikâye de işitme sorunu için doktora gittiklerinde doktorun çıkıp “Sizde işitme sorunu değil dinleme sorunu var, efendim”, demesi. Yere düştüm gülmekten. Bende de var o arkadaşlardan. Sıra geldikçe biz de konuşuyoruz.
      Dört yıl Japonca okumuş bir insan evladının bildiği tek Japonca şarkının Yonca Evcimik’in “8.15 Vapuru”nun girişindeki “okai yamaşita kombanwa” olmasına ne buyrulur?
       Haftanın vecizeleri yine Merve’den geliyor: “
1-“Abla, farkında mısın? Yıllar geçtikçe seninle aramızdaki yaş farkı büyüyor”. (Hayatımda duyduğum en şık hakaret).
2-“Abla, seni verip iki tane 22’lik kardeş alacağım”.
      Ama ben yine de en çok Alper’le güldüm bu aralar. Alper 2003 yılından beri en sevdiğim öğrencim ve arkadaşım. Mühendislik dünyasını bırakıp tarih doktorası yapmak için Salamanca’ya gitmesinde benim etkim olduğunu keşfeden babası oğlunu kurtarıp İngilitere’ye yüksek lisansa göndermişti. Ama Alper tarih okumayı ve zehir gibi bir tarih meraklısı olmayı hiç bırakmadı. Macarların milli müzelerinde tanıdığı tablo benden çoktu. 2017’nin cümlesi ondan geliyor: “Hocam babam ne zaman içinde ‘manyak’ olan bir cümle kursa o cümle de mutlaka siz de oluyorsunuz” J
          Serdar da 2017’de yılın en anlamlı sözlerinden şarkı yapmış:

“Az ye be aşkım beynin gelişir
Kendi önünden ye bi, dünyan değişir”

      Ha bu arada, 2017 bitti, değil mi? Kesin bilgi değil mi? Bittiyse çıkacağım da…
      Dönüşte bütün serveti Japonya’ya gömmüş olacağım için ilk adresim bir “şuşokuka” olacak korkarım… (İş ve işçi bulma kurumu)
     Haydi beybi, sayanoraaaa…

      Okai yamaşita kombanwa… Konbamwa… Okai yamaşitaaa konbamwa… okaii

28 Ağustos 2017

3 ŞİZOFREN 1 KURUŞA



-Alo, anne neredesin?
-Himalayalar’ın tepesindeyim.
     Yok, ben aramadım. Annem aramış. Himalayalar’ın tepesinden Türkcell çekiyor mu diye kontrol ediyordu galiba. Yoksa açıklanabilitesi yok. Whatsapp seviyesinde iletişim kuruyoruz artık. Bir anne için hayli advanced. Ama annem hâlâ gönderdiği mesajların başına “Özlem” yazıyor. Anne, zaten bana yolluyorsun. Bitirirken de “annen” diyor. Mektup effect’li whatsapp. Neyse, buna da şükür. “Ayyy, Özlem, Merve, bakın, bu telefona bir şeyler oldu” cümlesi aile tarihimizden yavaş yavaş siliniyor.
      Evet, annemi Hindistan’a yollamıştık. Oradan da Nepal’e geçmişti. Ebeveyni yazlığa giden çocuklar gibiydik. Babam bir western düşmanı olan annem yokken kovboy filmlerini 49874. defa izleyecekti. Biz de Merve’yle “ayyy, yine bu pis şeyleri mi yiyorsunuz?” sınıfına giren şeylerden bir koli alıp film takılacaktık. Nitekim annem film izlerken “bu kim?” “şu nereden çıktı? “burası neresi?” tadında 5N1K’lı sorularıyla heyecanımıza heyecan katar genelde.  Ama anne dediğin şey bir stereotip değil midir? Hayır, değildir. Bizimkisi herhangi bir kategoriye giremez. Mesela sizin hiç Nepal’de tapınaktan düşen anneniz oldu mu? Sizce kimin böyle bir annesi vardır memlekette? Bu sadece bizim aileye ait bir lükstür.
       Annem Nepal’de uçurumdan yuvarlanmış. Hastaneye kaldırılmış. İki gün boyunca yatıp sonra da üç uçak aktarması ile İstanbul’a ulaştı. Göz çukurundan bacaklarına kadar kırılmadık kemiği kalmamış. Bunu da uçurumun kenarına gidip oturmasına borçlu.  Ona sorsan “Buda tepti”.  Milletin annesi halıya takılıp düşer, kaldırımda yuvarlanır filan, değil mi? Benimki tapınağın uçurumundan yuvarlandı ya? Ev sakinleri arasında normale yaklaşan bir tek üyemiz yok ve korkarım olmayacak da. İyileşirken bile keyfi yerindeydi. İffet bu, uçurumdan düşmek mi? Peh, o da neymiş.
       Annem bakmazken yazıyorum size. Yoksa “ayy, yine mi beni yazıyorsun internet’e” diyerek küsüyor ve 3 gün konuşmuyor. Annemdeki internet kavramı geniş. İnternet onun için geniş bir pencere, uzay gibi bir şey. Yazdığın yazı uzayda dolaşır gibi internette dolaşır. Geçen gün Meral yemeğe geldiğinde “İffet Teyze, Özlem’in blog’unu okuyor musun?” dedi. Az kalsın derim annemin kemerini süslüyordu. Ama neyse ki annem “internete yazmıyorsa” sorun yok diye düşünmüş olsa gerek ki derimi yüzmedi.
     Babamın kovboy filmleri iliğimize işlemiş. Pazar sabah kahvaltıda biliçaltımıza işlemiş. Mesela bir kovboy güruhu gelip yolda giden bir atlıya “Nereye gittiler?” diye sorarsa alacağı cevap bellidir: “Kuzeye”.  Biri de çıkıp sormaz, “Neden hep kuzeye, arkadaş?” diye. Oysa Ferhat’ın da dediği gibi “Nereye göre kuzey?”. Kuzey yıldızı, nam-ı diğer kutup yıldızı güney yarım küreden görünmez. Zavallı Arjantinli kovboyları düşünsene. Yazıktır, günahtır.
       İşi gücü bırakıp evden naklen yayın yapsam, ömür boyu aç kalmam. Ailemizin yeni ferdi Mustafa. Ama ben çok partili rejimden mütevellit onunla geç tanıştım. Geçen gün spor salonundan çıkıp karın arşa yükseldiğini görünce bizim eve sığınmışlar. Ertesi gün de annemlere sürpriz yollamış ince çocuk kargoyla Gönderen kısmına da “karda mahsur kalan çocuk” yazmış. Annemle babam da Nemo hafızası etkin olmaya başladığı için zarfı alınca panik olmuşlar. Evirmişler, çevirmişler. Bomba olduğuna inanınca babam “sen uzaklaş, bari birimiz kurtulalım” demiş. (2 metre ötede patlamıyor sanki). Sonra aşağı çöpe atmayı düşünmüşler. En sonunda bir cesaret açmışlar ve Mustafa’nın gönderdiği nostaljik radyoyu görüp rahatlamışlar. En çok bombalı paketi çöpe atma kısmına koptuk. “Tamam, kimya mühendisliğine gerek yok belki ama bomba da çöpe atılır mı?” diyeceksiniz. Ya, öyle oluyor işte panikten. Bendeki ezeli ve ebedi hırsız fobisi yüzünden nihayet eve teşrif eden hırsızın içeride olduğunu anlayınca bloke olmaya meyilli aklımı da alıp komşuya oturmaya gitmiştim. O an kısa devre yapmış. Sonunda Kevser Teyze bu saatte ne işim olduğunu sorunca “Evde hırsız var da, gitsin diye bekliyorum” demiştim. Kafaya bak. Kendinden dumanlı.
         Bizim doktor arkadaşlar sayesinde tıp bilgim gelişse, yine iyi. (MR’ı Mister diye okumuşluğum var, benden bir cacık olmaz). Vallahi bu hasta yakınlarını onlar yazmazsa ben yazacağım. Amcanın öyküsünü çıkarırken “Sigara içiyor musunuz?” sorusuna “Yok, almayayım” diyen amcalar varken eğlenmeden duramazsın ki. Hele “Siz içeri girip soyunun” deyince hasta yakınının içeri girip soyunmuş formatta beklemesine ne demeli? Yok anacım, bu ülkede komedide ekmek çok. Doğu’daki hasta yakınlarının hastaneye Ortaçağ orduları gibi geldiğini hayal etmekte zorlanmazsınız bence. Cümbür cemaat gelip doktorun dediklerini akıllarında tutamayınca doktorumuz son çareyi üç kişiyi köşede kıstırıp şunları söylemekte bulmuş: “Sen özneyi tut aklında: ‘kime stent takıldı?’, sen nesneyi tut: ‘stent’,  sen de yüklemi hatırla: ‘takıldı mı? takılmadı mı?’. Koptum! Levent Kırca’nın hasta yakınları skeci solda sıfır kalır gerçeklerin yanında.
        “Aşkın gözü kör olabilir, ama inan bana karnı açtır…” (Özlemişim Malt’ı.) Hep açım ben malum. Hele bu aralar.  Romantizm mi? İkinci kurdan başlasam diyorum, ama seviyemin anaokulu olduğu iddia ediliyor. Anaokulundan terk. Rejim demişken. Her gece eve geç gelmem konusunda Merve’nin yorumu yerle yeksan etti bizi: “Millet rejim değişecek diye dertleniyor, bizimkisi çok partili rejimde hâlâ”. Partiden partiye, anacım. Düşmeyeceksin diline.
      Muhteşem bir proje var. Tatlı bir klip işi. Adnan Abi heyecanla “Sen de Rosinante olacaksın” dedi. Sürç-i lisan feci şey, Dulcinea diyeceğine Rosinante deyince ben de az kalsın role ısınmaya çalışıyordum J (Zaten böyle benim çok partili rejim başarılı olamazsa sadece Rosinante rolünde çıkabileceğim hayatta zaten.) Pek güldük masada. Adnan Abi’nin babası dermiş: “3 şizofren 1 kuruşa.” Bayıldım. Tam film adı olur bundan. Cebo da beni çözmüş. “Öğrendiğin dile önce bir âşık oluyorsun”, dedi. Haklı vallahi. Farsçaya âşık oldum. (Bir gün Çinceye âşık olacağım ve hayatım kayacak.) Ve Cebo masada son noktayı koydu: “Bu şimdi masadan kalkar, eve bile uğramadan havaalanından Tonga’ya gider”. Yok Cebocuğum, o annem.
        Ya popçuların çeyrek asır, yarım asır kutlamaları, haydi kutlamayı geçtik albümleri ne olacak? Git evinde kutla kardeşim, aç bir prosecco, kutla edebinle. Bizim günahımız ne, bir de üzerine albüm yapıyorsun? Bizi niye günahına müdahil ediyorsun?  Bizi çeyrek asır zehirlemişsin zaten, neyin kutlaması?
      Bu blog “Ocak’tan beri yazmıyorsunuz”, diyen Burak’a gelsin. Bana ayrılan bir 2017’in sonuna geliyormuşum blog’suz az kalsın. Ulusal Kanal’da jübilesine denk gelmişim. Tüm kitaplarımı toplayıp sürprizli ekran yaptığı için ayrıca teşekkürler.
        Haftanın parçası Dr. Skull’dan “Rules for Fools”.
        Haydi dağılalım. Ben kuzeye gidiyorum.

    

8 Ocak 2017

HAYAT, BENİ NEDEN YORUYOSUNNN? ya da YEK DOST


         -Merve, gelirken bana simit al.
    Bi dakika, bi dakika, açıklayabilirim. Sandığınız gibi değil.  20 yıllık dostum, Almanca öğretmenim Nurten Hoca’nın evinde mahsur kaldım. (Mahsur kalınacak en muhteşem yer. Kahve, kitap, fıkra, taze börek.) Bugün de toparlanıp eve gelmeye çalışmalarım pek başarılı sonuçlanamayınca deniz otobüsü çıkışı karda popo üstü çakıldım. Beni kollarımdan tutup kaldırdılar. O esnada arkadan bir ses:
-Apla, göççük adımlarnan yürü.
-Ay, küçük adımlarla yürüyorum ayol.
-Yoh, ben gördüm, böyyük adımlarnan yürüyordun.
      Bu ülkede sıkılma şansın yok. Sanırsın 80 milyon çekip çekip dolaşıyoruz. Her daim bir atraksiyon, her daim bir şenlik. Eh işte, zamanında Çekoslovakyalılaştırabilselerdi bizi, şimdi karda düşmeden yürüyebilecektik. Norveçli miyim ben be güzelim, düşmeden yürüyecekmişim karda. Hal böyle olunca da çanağı dağıttık tabii, oturamıyoruz. Acılar içindeyiz. Karları küremeyen belediyeye selam olsun. E, bu durumda sonuç: Merve’den simit istemek.  Aylarca iğnelerimi yaptıktan sonra bana “abla, yüzüne hasret kaldım” dediydi bi zamanlar. Hah, biz şimdi yine o günlere döndük, iyi mi! :P
      Kardeşimin her bize gelişinde ısrarla beni evde bulamayan arkadaşı Mustafa “Merve, sen ablanla kaç yaşındayken tanıştın?” demiş.  Le Mustafa: 12 points. Koptum vallahi. Haklı çocuk. Cevabı verdik kendisine. Kardeşim benimle Facebook’ta tanıştı. Ama tanışınca daha önce bizim evde beni bir-iki kere gördüğünü hatırlar gibi oldu. (Muhtemelen mutfakta, muhtemelen gecenin 3’ünde buzdolabının kapısını açarken). Ben de bazen kendimi evde bulamıyorum. Ben aslında yoooğum. Annem yanlışlıkla eve geldiğim zaman “Oh, maaaşşaallah, evin yolunu bulabilmişsin”, diyor. Yolda giderken evi kolay bulayım diye yere bırakacağım kurabiye parçalarını herkesten önce kendim yiyeceğimi bilmesem bu yöntemi kullanacağım ama sonuç tahmin ettiğiniz gibi.
      Nurten Hoca’nın yatak odasında 24 saat klasik müzik çalan bir aygıt var. Sanırım klasik müzikle beslenen yataklar daha bir yumuşak oluyor. Havasından mıdır suyundan mıdır nedir onun evinde hep prenses gibi uyuyorum.  Velhasıl dün gece rüyamda bir Yunan adasında mahsur kalıyordum. Beni bir Macar tarihçi dostum kurtarıyordu. Gerçekte olsa beni Yunan adasında mahsur kalmaktan kurtaran arkadaşın ellerini kırarım. Rüyaya bak, olayda Törkiye’nin kırıntısı geçmiyor. Nasıl bıktıysam artık, medeniyetle rüyalarda kavuşuruz durumu.
       Bana Brugge anılarına anlatacaktı Umur, o iş n’oldu sahi? Yaş ortalamasının 398.6 olduğu bir kentte ne anısı varsa artık. Anılarının yaş ortalamasından korktuğum için olsa gerek nefes almadan 4 (yazı ile dört) saat konuşarak buna izin vermedim. “Tam tedavi edilmelik, ama etmeye kalkan psikoloğunu da beraberinde delirtecek” biriymişim. Dilleri dert görmesin :P “Facebook’ta profil fotosu olmayan anne” sendromu ortak derdimiz. (Siz Facebook’a yeni girip gece gündüz video seyrettirerek iman gevreten anne sendromu nedir bilir misiniz? Uzaklaştırın bu anneleri Facebook’tan gözünüzü seveyim.)  Pek eğlendik. Beni de iki birayla konuştur, 10 birayla susturamazsın anacımm :P (Orijinali Yusuf Hoca’nın olup “Bana da beş kuruş ver konuştur, on kuruşa susturamazsın anacımm” şeklindedir.)
       Paris’ten roman kahramanım gelmiş, keyfim pek bir yerinde. Bütün romanlarımın kahramanı Amanda. Aslen Aslı. Kendisiyle aynı üniversitede çalışmaya başladığımız zaman (Teeee Neolitik Dönem) bir toplantı esnasında ikimizin de masanın altında iki farklı ecnebi dilde gizlice mektup yazdığımızı fark edince bunun uzun sürecek bir dostluk olduğunu anlayıvermiştik. Bende akıl olmadığı için kendisi yıllar yılı bendeki akıl işlerine baktı. 16 yıl önce Prag’da avcumuzda kalan son bozuk paralarla işkembemizi dolduracak bir yer ararken meydanda içi Mao ve Lenin fotoğraflarıyla süslü bir kafe görünce , “Hah,  işte burada bu paralar yeter” diyerek içeride hayatımızın kazığını yememiz bizim turizm ve politika yanı sıra pek çok konuda başka takma akıllara ihtiyacımız olduğunu göstermişti. Üzerindeki Çekçe yazıları anlayamadığımız için “Leyn, zaten sadece 1 istasyon gideceğiz diyerek” aldığımız en ucuz biletle bıyıkları yerleri süpüren bir görevliye yakalanıp adamın 90 ayrı dilde cümleyi “Diese ticket für bagaj, animal, bambino” şeklinde kurmasıyla duruma “havlamaya başlasak iyi olur” çözümünü getirmişliğimiz parlak zekâmıza bir örnek teşkil edemez, biliyoruz.  Salamanca’da bir Yugoslav ve bir Japon ile paylaştığımız evde “Biri Bizi Gözetliyor” çekilmediyse bunun kaybı sizdedir. Prag’dan çuvalla para verip aldığımız kadife vals tuvaletlerini hiçbir yerde giyemeyeceğimizi fark edince üniversitede maskeli balo tertipleme fikri de ikimizindir. (Sadece fikir olarak kalmamıştır).
      48 saattir kesintisiz olarak mazimizdeki kirli anılara gülmekle iştigal ettik. Bir keresinde ortak bir arkadaşımızın İspanyol arkadaşlarına evde yemek vermiştik. Adamların sigara içmesine sinirlenip sigara paketlerini camdan atmıştım. Üstelik olay bizim evde geçiyordu. Babam komşudan sigara bulup misafirlerden özür dilemişti. Korktunuz di mi? İçimdeki misafir sevgisi bambaşkadır. Küçükken kuzenimin elbiselerini de camdan atardım. Eve gelen teyzemleri kovup gitmediklerini görünce cebimdeki taşlarla kovmuşluğum da vardır. Lanet olsun içimdeki misafir sevgisine. Bir gün uğra bana, yok hiç kötü niyetim :P
     Hayatımda gördüğüm en eğlenceli evdir Aslı’ların malikânesi. Kahkahası kendinden. Dört kız, bir de çılgın ebeveyn. Sabahları erken kalkan diğer kardeşin gözüne kestirdiği elbiselerini çalar. Sabahın ilk saatlerinde herkes birbirini arayıp “Kırmızı eteğimi sen mi giydin?”, “Mor kazağımı sen mi çaldın?” şeklinde sempati mi sempatik diyaloglar başlatır. “Nereden buldun” yasası evlerinde çıksa, işin sonu gelmez. Evin ekstra zekâsı Elif sonunda soruna dolabın yanına devasa bir kurbağa koyarak çözüm getirmiştir. Dolabın kapağı açılınca vıraklayan bir kurbağa. Uzun lafın kısası, herkes olağan şüphelidir evde. İngiliz bir arkadaşlarının onlara bulduğu isim kendilerine cuk oturur: Medici Sisters. Nasıl bir macera dünyası olduklarını romanlarımda anlattığım için sadece bir tek örnek vermekle yetineceğim. Apartmanda kendilerini kızdıran herkesin ortalıkta buldukları eşyalarını bahçeye gömme geleneğindeymişler. Durumu kısa zamanda çakozlayan apartman sakinleri sakinliklerini kaybedince iş zavallı kapıcı Ahmet Efendi’ye düşmüş. Adamcağız sabahtan akşama kadar bahçede elinde kürekle arkeolojik kazı yaparken bir taraftan da onları camdan izleyen kızlara yalvarıyormuş “Gızlaaar, gozünüzü seveyim söyleyin, nereye gomdünüz?”
      Yemek Aslı için hassas bir konudur. Yan sokakta herkese 2000 Avro dağıtıyorlar desen kılını kıpırdatmaz, Çin’de yemek dağıtıldığını duysa seke seke gider. Bende de öyle çalışıyor mekanizma. Kalbime giden yolun mideden geçtiğini beyan üzerine Esra  “Benim kalbime giden yolda çalışma var, mideden tali yol aldık. Artık adamları nasıl dolaştırıyorsam ‘len, bu pankreastan daha önce 3 defa geçmedik mi?’ deyip rotayı değiştiriyorlar. Mide sıkıntı bende” demiş. Gani gani güldüm. Bende mide sıkıntı değil. Sıkıntı olan kısım börkenek. Hatta kırkbayır, işkembe, şirden filan, hepsi sıkıntı :P Velhasıl şenlikli kızdır Esra. Tarih camiasında ne kadar şenlikli hoca varsa bizdendir.   Yıllar önce çamaşır makinası almak için evden ayrılıp eve yepyeni beyaz bir arabayla dönünce “İkisi de beyaz eşya” diyerek savunmasını yapan Nuri Hoca’yı da ölümsüz kılalım lütfen. Candır. Dünyayı bu hocalar kurtaracak. Benim hem yaşamasını, hem eğlenmesini bilen rengârenk arkadaşlarım var. Bu hocalar çok çok çoğalsın.
        Aslı’nın kardeşimin kardiyolog olma yolundaki bitmez tükenmez macerası için yerinde bir yorum yaptı: “Sana kalp taksa Nobel alır”. He, haklı. Merve de bölümü kazandığında ben sevinçten zıplarken anneme “Bu salak niye seviniyor ki? Kalbi yok” diyerek noktayı koymuş sanmıştım. Meğer nokta Aslı’nın cebindeymiş. He, bence de kalbe gerek yok. Bence ekstradan bir mide yapsın bana. Daha faydalı olduğunda kaniyiz di mi? Ben zaten kalbimle değil midemle seviyorum. Yakında kalp yok olup yerine börkenek, kırkbayır filan çıkacak diye korkuyorum. (Kullanılmayan organ düşmüyor muydu ya? Bana öyle dedilerdi. )
       Neyse, uzun lafın kısası Nosce te ipsum, anacım. Kendini tanı. Bence beni bırak, arkadaşımı tanı. Nasıl derler Latincede?
      Kaşla göz arasında Farsçaya başladım. Hem de ikinci kurdan. İki gün oturup çalışınca geçmiş zamanda trip atacak seviyeye geldim. Biraz zaman verseler siyasi arenada İran’a trip atıp itibarımızı koruyabilirim. Hatta şimdi de koruyabilirim. Farsça “Sen kimsin ya?!” diyebiliyorum çünkü :P İki günde o biçim ilerlediğime inanmayan Merve’ye kitabın ortasındaki bölümü okuyup çevirince aldım cevabımı: “Yaw, kıza bak! Hayattaki bütün diğer fonksiyonları ancak kendini çevirecek kadar, sadece dil fonksiyonu gelişmiş, o da sülaleninkine eşit.” Dağıldım gülmekten. Aslı da test etti. Ne zaman annemin beni vuracağı bir şey yapsam ve bunu sadece Aslı bilse “İffet Teyze’me gönderip altına da ‘Bir dost’ yazacağım” der.  Bu sefer de “bir dost, çevir bakalım” dedi. “Çok kolay”, dedim: “Yek dost”. Arkadaş, Farisinin tavla oynayan zevat için bir zorluğu yok J Dost’u bile çalmışız. “Taaa cehennemin dibi”ndeki “ta” da Farsçada “-e kadar” demek. Leyn, edat çalınır mı? Onu bile araklamışız. Malum, çalmak bizde milli spor. Nanemolla? Nân-ı molla, yani molla ekmeği? Olm, bu Farisi heyli hubbb est!
       Venustraphobia duydunuz mu hiç? Güzel kadınlardan korkma hali. Venüs’ün Farisideki karşılığı Zühre. Yazık lan. Bize Venüs’ü ver, ne anlarız, zührevi hastalık yaparız. Bizden romantik çıkmaz. Çıksa çıksa ara eleman.

        Haydi, gidin kendinizi çok sevdirmeden J

29 Aralık 2016

ÖZLEM, NOEL BABA’YI NASIL BULUYORSUN?



   “Her yerde saç var, yerlerde saçlar! Kimin bu saçlar!”… Hökömetin yeni Mekke saati uygulamasıyla günün aydınlık saatini göremediğimiz günlerin sabahında el yordamıyla evden çıkıp kardeşimin arabasında kısmen bu sesle uyanıyoruz. Her seferinde tam popom koltukla tar-ü taze temas etmişken “Leynnnnn, annemmmm bu!” iç sesi ve korku efektiyle irkilmelere doymadım.  Ayyy resmen, Sahibimin Sesi. Hem de sabahın köründe. Neyse ki korkulacak bir şey yokmuş. Kalben’in yeni şarkısıymış.(CD’nin parası kaç bin defa dinlemeyle çıkar bilmiyorum, ama ben yaşlandım albümde, o derece). Bir on yıl içinde  “Bııııııktım bu saçlardan. Keseceğim o saçları sen uyurken” repliğinin yarım asrını kutlayacağız. Kardeşim saçları kazıtıp annemin en sevdiği çocuğu oldu durduk yere. Sütlü Nuri. Damatları da kellerden seçecek korkarım. Temiz iş.  Ahvalimiz bu iken sabahın kör karanlığında, buz tutan camlar çözülmeden “Her yerde saç vaaaaaar!” nidasının bende yarattığı travmayı hayal edebilirsiniz kanımca. Gidelim Gaffur!

       Allah kimseyi Hande’nin diline düşürmesin. Biraz olgun bir beyzadeyi beğenmeye kalkarsanız o anda sizi yok eder. Enrico Macias’ı beğenirseniz -misal- Mervemon “Mezardan izin alıp gelmiş” der. Hiç girmeyin o işe. Tuna da bir Bulgar atasözü paylaşmış: “Erkeğin üç safhası vardır: “Noel Baba’ya inandığı, Noel Baba’ya inanmadığı, Noel Baba olduğu”. Pek bir yerinde. Bir de Klasik Filoloji hocalarımızda Cengiz Çevik leziz bir Roma atasözü yazmış: “Yaşlıyken uzun süre yaşamak istiyorsan, erken yaşlan”… Atasözünün de diline düşmeyeceksin bence. Hatırlarsınız. Biricik hocam taksiye binip de taksiciye “Ben ölmeden şunu da yapacağım, bunu da yapacağım” diye sayınca şöyle bir durup “Eee, fazla bir şey kalmamış” demişti. Adamın o taksiden sağ çıkmış olması basit bir fizik mucizesi diyelim.

      Dünyada Noel Baba’nın dayak yediği tek ülke olarak listedeki tek kişilik yerimizi kimselere kaptırmıyoruz. Leyn, ne istiyon hediye dağıtan sevimli bir ihtiyardan. Onlar kurban bayramında gelip senin koyunlarına tebelleş oluyor, danana giriyorlar mı? Ot Dergi’ya tatlı bir Noel Baba tarihi yazdım. Düşünsene, üç koca mezhebin toplam iki farklı Noel Babası da Türkiye sınırları içinde doğmuş: Aziz Nicolas Demre’de, Aziz Vasilis de Kayseri’de. (Kayserililerin şehir adlarının Kayzer’den geldiğini öğrenip gidip nüfus müdürünü dövdükleri gün gelse bende şaşıracak mecal kalmadı). Ortodoksların Noel Babası olan Aziz Vasilis’in de diğeri gibi herkese yardım eden, fakirlere para ve eşya biri olması Noel Baba imgesinin doğumunun sebepleri. Kapadokya Rumlarında ise Noel’de bacadan indirilen sepetle hediye verilip karşılığında zengin ailelerden altın, para alınması da Noel Baba’nın neden bacadan girdiğini açıklıyor işte. Diyeceksiniz ki o geyik arabası neden uçuyor o zaman. Diyeceğim ki magic mushroom etkisi. İddia benim değil zaten, en bana mikoloğumuz Jilber Barutçuyan’ın yalancısıyım. Ren geyiklerinin pek sevdiği, lakin insanlar üzerinde hayli güçlü halüsinasyon etkisi olan, hatta zehirli olabilen Amanita muscaria’mış buna sebep. Kuzey Kutup dairesi civarında sıkça görülen,  Laponların tüketerek trans haline geçme alışkanlığı edindikleri bu mantar türü Noel Baba’yı uçuran hayalleri kurdurmakla suçlu yani. Haydi Noel Baba dövücüleri. Yallah Laponya’ya. Bi gidin bakalım orada dövecek mantar kalmış mı?  Haftanın protestosunu ateistler yapmış. “Ateist Noel kutlamaz”. Hayli sarkastik. Bayıldım. Hey ataizzzler… Bu da mı tesadüf?

        Yokluğunuzda hiç kitap okumayıp Anvers’e gittik. Bu sürede de okuduğum tek kitap fiyakalı bir Anvers rehberi oldu. Çünkü bir geleneğimi yıkıp şehri mal beyanı gibi gezdik. Günler öncesinden listesini yaptığım hiçbir şeyi görmeyerek bir ilke imza attık. Şapşik şapşik şehri gezmek, deli deli dolaşmak ne tatlı şeymiş arkadaş.  En sevdiğim ressam olma unvanını asla yitirmeyen Brueghel’in enfes tablolarıyla dolu Güzel Sanatlar Müzesi’ne gidemedik. Çünkü elleri dert görmesin restorasyon nedeniyle kapatmışlar eşşşek kadar müzeyi. AKM kadar sürmez tabii, ezelden ebede.  Rubens’in evinden 100 metre uzakta kalmamıza rağmen müzenin kapandığı saatte yetişmeyi başardık. Onu da göremedik. Salamanca’da sinemaya adını veren ve hiçbir İspanyolun asla telaffuz etmeyi başaramadığı Van Dyck’in tablolarını da göremedik. (Fan Dik yerine İspanyolca Ban Dik derler, kahkahayı yüzlerine püskürmemek için başka yere bakarsın.) Göremediklerimizin listesi uzun. 

      Ne mi yaptık? Schelde Nehri kıyısında kar makinalarında fotoğraf çektik, şatoya doğru oturup kutsal belediyenin koyduğu dev sobaların kenarındaki banklarda amip gibi genişleyip bol baharatlı sıcak şarap içtik. Noel pazarlarında postu deldirmeden gezdik, patates ülkesinin çıtır patateslerinden yedik, ahşap barlarda biraya bira demedik. Kasteel birasının rouge’una gark olduk, velhasıl vişneli biraya doyduk. Gazoz gibi içerken biranın 8 derece olduğunu unutup bardakları ardı ardına devirirsen evi haritada bile bulamazsın. Arpa suyunun bahrinde yüzdük. Biz at sırtında Anadolu fethedeceğiz diye debelenirken adamlar manastıra kapanıp huzur içinde renk renk, desen desen bira üretmişler: Averbode. Üretim tarihi 1134. Flaman resmi, Flaman halısı da bir yere kadar. Ben birasına bakarım, arkadaş.

       Hansel ve Gratel’den düşüp gelmişe benzeyen dükkânlar arasında dolaştık, mango sirkesinden baharat yağlarına kadar her şeyin tadına baktık, semt pazarı soyduk. Tatlı turuncu patates, enginar kalbi,  kök rezene alıp ziyafetler çektik. Mangolar, guayabalar, çarkıfelekler, chirimoyalar bedavadan biraz pahalı. (Bendeki cennet hayali malum: Ekvador’da sahilde döne döne chirimoya yiyerek yaşlanmak. ) Deli Petro’nun heykelini de affetmedik tabii. Gemi inşaatı öğrenmek için kılık değiştirerek bu suların limanlarında çalışan deli bir adam. Hastasıyım. Küçükken Petro’nun  günlerini anlatan bir roman okumuştum: Floris. Milletin gemi yapan çarı var, adaletsiz dünya. Bizde de gemicikler dünyası düştü düşe düşe.

     Tam bir Türk gibi Belçika’da İspanyol restoranına gidip İspanya’dan çıkıp dünyayı saran Galisya’nın ağına takıldık. (Kuzey Kutbunda bile Galisya’dan çok Galisyalı vardır.) Padrón biberlere, bebek kalamarlara ve pulpo gallego’ya (Galisya usulü ahtapot) yumulduk. Elma şarabının şahını yapan Galisyalılar köpürtmek için yeni bir alet geliştirmişler. Masada köpüklü elma şarabını kendin yapıyorsun. Galisya’nın dev hizmeti :P Galiçya köylerinde, kasabalarında dolaşırsanız barda ayaklarınız altında yalak kıvamında bir tahta havza görürsünüz. Barmen sidrayı bir metre yukarıdan köpürtmek suretiyle devasa bardaklara doldururken dökülenlerden sel olmasın diye. Türkiye’deki Laz fıkralarının bir muadili de Galisyalılardır. Detaya girmeyeceğim.

      Semt pazarında domateslerin, soğanların yanında kurulan şampanya standına ne demeli? Adamlar sabahın on birinde kurulan kokteyl masalarında toplanmış şampanya içiyorlardı. Öleceğini öğrenince yapamadığı her şeyi yaparak kilt giyip saçını sarıya boyayan Burhan Altıntop’u sabahın köründe dans ederken nasıl hatırlamazsınız! “Hep kahvaltıda şampanya içmek istemişimdir, sonunda gerçek oldu. Ohh, cızır cızır”. Valla adamlar cızır cızır şampanya içiyordu pazarda. Arkadaş, yanlış topraklarda doğmanın da bir sınır var, di mi?

          Anneme fiyakalı bir araba alıyoruz. Üç harflilerden bakıyor ihtiyar.  Hayatımda sadece iki araba hayali kurdum. Biri Transam, en sevmediğim ülkeyi boydan boya geçmek için üretilmiş Trans America. Vardı bir numune, Bahçeşehir’deki evimin önünde park ederdi hep. Sahibiyle tanışamadım. (O da beni tanısaydı kesin çok severdi. ) Diğerine gelince yeryüzünde sadece ve sadece 1 (yazı ile bir)  yıl boyunca üretilmiş ve satışı durmuş. Arabadan ne kadar anladığımın en güzel kanıtıdır o cabrio. Arabasını park ettiği yeri unutup eve başka yoldan dönüp ertesi gün kapı önünde araba olmayınca polisi arayan bir kadınla karşı karşıyasınız. Velhasıl bu hafta galeri galeri dolaşırken pek eğlendik. “Nasıl bir araba bakmıştınız?” sorusunun tek cevabı var bizim ailede: “Bagajı böyüük ossun”. “Binek araba mı arıyorsunuz?” Yooo, biz aslında bildiğin inek araba arıyoruz. (Fifi-İsmail ikilisi Antalya’dan dönerken bir çuval Afyon patatesi, Uşak’tan volüm hesabı yapmadan battaniye,  çift haneli rakamlarda kangal sucuk, bilumum iç Ege ve İç Anadolu’nun şanlı yiteceklerinden alır, kardeşimin vecizesiyle “Bi Denizli horozu almadık” kıvamında eve dönerler. Yani ailecek Antalya’dan dönüyorsak, yani arkayı ikilemişsek (babamın kucağına aldığı ve üşenmeden 700 km taşıdığı ailemizin 5. üyesi fesleğen ile birlikte) Fifi ile İsmail bizi yolda görecekleri bir çuval Çumra kavununa ya da bir kasa Bursa şeftalisini sığdırmak için oracıktaki en yakın camiye bırakmaktan çekinmezler. Bizde böyle. Yersen.) “Bir arabadan beklediğiniz nedir?” Bugüne bugün bir galeride kulaklarınız maruz kalacağı ilk soru. Beklentimiz? Minimum 110 beygirde 110.000 beygirin aynı anda yiyebileceği yemeği ezilmeden eve getirmesi. Yani, aslında yoktan seçmeli: Bence BMC!

      Bugün de İstanbul’da çıldırtmadık galeri bırakmadık. Sonunda bir tane seçebildik Fifi’ye. (İffet’!in aile boyu adı). Notere gittik alım işlemleri için. Noter Fifi’yi görmek istedi. Bir an başlık parası filan veririz de kurtuluruz diye çok heyecanlandım. Ama niyeti ciddi değilmiş. Yüz görümlüğü için istemiş. Meğer en son İsa’nın vaftiz olduğu suyla yıkanmış olan sürücülerin meleke kontrolü için noterin yüz görümlüğü gerekiyormuş. Huzura çıktık. Görüntüden ikna olur gibi olduysa bir iki soru sorma gafletinde bulundu. Sonunda soruyu bile sormadan cevabı alınca, ben dayanamayıp “Arabaya binince mola vermeden Çin’e kadar gitme yetisine sahip tek dişi mekanizmadır” demek zorunda kaldım. Noter de sadece iki cevapla cümle melekeyi kontrol edip “Anladım zaten” dedi. “Olm, daha hiçbir şey anlamadın” diyerek şansımı zorlamadım. Ama az kalsın emekliliğinin derinliğinde anneme noter şoförü olarak iş buluyorduk.

         Ne güzeldir Noel kutlaması Övropa’da. Tüm sülale bir masada toplanır öğle vakti, saatlerce yer içer, gece yarısının ötesinde yemekten telef olunca biter kutlama. Roma şenlikleri gibi, sadece boğaz gıcıklamak için tüyleri eksiktir. İspanya’da tamamen Araplardan kalan tatlılardır Noel tatlıları. Akıl durdurur tattaki alfajor, polvorón,…  Off, ya o badem ezmeleri, ki şampanyanın en değişilmez eşlikçileridir. İtalya desen keza… Bir panettone, bir pandoro… Hepsi pane(ekmek)’ten çıkar. Dünyanın en büyük yemek tarihçisi Massimo Montanari’nin dediği gibi ekmeğe şeker koyarsan bayram yiyeceği olur. İşte Pandoro (pan d’oro: altın ekmek) onların kralıdır. Mesela benim yakın arkadaşlıktan anladığım şudur: “Alo, Hande, pandoro’m duruyor mu? Geliiim mi?” Noel dediğimiz şey aslında mide fesadından başka bir şey değildir.

        Şu anda bir daha içmezsem ölmeyeceğim bir 16. yüzyıl Belçika birası olan Trappistes Rochefort birası içiyorum. Blog yazılarımdaki alkol oranı yüksek versiyonları okuyup beni alkolik sanan tek hücreli mekanizmalara sesleniyorum: Haftada bir içiyorum, içince de yeni tatlar deniyorum. İçtikçe güzelleşip yazıyorum. Milli içeceğim çay.  Bir sosyal içerik, hep birlikte içerik, topluca içerik durumu değil, tamam mı amipcan?

        Erkeği bilmem, ama kadının kalbine giden yol kesinlikle mideden geçer. Kesin bilgi. Yayalım.

 

     

 

 

 

14 Aralık 2016

KUMRULAR’IN MERVE İLE BİZİM EVİN YALIN HALİ #EVİYEEVİ



         Kumrular’ın Merve. ’89 yılında “Al, sev, kardeş” diye elime verdiler.  Ev içinde kod adı Sütlü Nuriye idi. Ayy, sütlü mü sütlü, ballı mı ballı yanakları vardır özenle sömürülesi. Geçenlerde saçları kazıtmış, yoldan foto yollamış. Babama gösterdim, “Bu çocuğu tanıyor musun?” dedim. Tanımadı vallahi. Oysaki 27 yıllık ev içi üretim olarak yaşıyor bizimle kendisi. Saçları daha gür çıksın diye kazıtmış. Haliyle bundan böyle de adı Sütlü Nuri oldu. Küçükken uyguladığım taktikten etkilenmiş olmalı. Saçları uzasın diye bebeklerimin kafalarını kazırdım. (Bacak kadar çocuğun bu tip bilgileri hangi âlemlerden edindiği ise halen bir gizem tabii). Bana yanlış tüyo veren büyüklerin akıbetini tam olarak hatırlamıyorum. Hatırladığım bir şey varsa o da lunaparktan aldığım taktiklerle daha çok dönsün diye bebeklerimin eteklerini kırpmamdır. Ama ev ahalisi başlarına icat çıkarmama izin vermedi. Çok büyük bir bilim adamı olabilirdim. Fizik konularını tam da anlamamış olabilirim, ama bir şans daha verselerdi anlardım kesin.
      Bu arada geçen yüzyılın ortasında çocuk olan annemin de beğenenlere makasla elbisesinden kestiği parçaları dağıtması ailemizin neden hâlâ eğlenceli bir kurum olduğunun cevabı değil mi? Çünkü dünyaya gelen büyüyor, ama bizim eve gelen çocuk kalıyor, anacımm. Evde herkes çocukluğunu bedelli yapmış meğer. Geçen gün 27 yaşına demir atan kardeşim eve elinde kocaman bir kutuyla geldi. Çalışma masamın üzerinde sömürge imparatorluğunu kurarak TOKİ (Tombul Ortaklar Kooperatif İşletmesi) kadar bir televizyona yer edindi. İlk gün bir Fellini filmi izleme girişiminde bulundu. Nerden bilirdim ikinci gün fabrika ayarlarına döneceğini. Meğer televizyon ön akınmış. Ertesi gün gelen koca kutunun içinden PlayStation çıkmaz mı! Bunu müteakip gün salonda ne göreyim! Merve kendisine eküri bulmuş, babamla kurulan tarikatta Barça-GS maçı oynuyor! Sosyal medya Merve’nin bu yeni kıvamını pek beğendi, bense AntiPlayStation savaşımda saat 1 kadar yalnız kaldım. En çok da Engin’e güldük iki kardeş: “Ben de çok tepkiliydim ilk başlarda, ama kardeşim eve getirdiğinde Rabia işareti yapınca önce bir şaşırdım. Sonra Play Station 4” demek istediğini anladım. Şimdi ben de oynuyorum J”, demiş. Elçin de “Yakında sen de sıraya girersin” dedi. Çoktan girdim bile. Annemin açtığı sıranın arkasındayım. (PlayStation’ı camdan aşağıya atma sırası). Şu anki durumum: Yapayalnız kalacaksın gecenin ortasında.
       Asabiymişim. Dışarıdan anlaşılmıyor tabii. Gastrit gibi. (Yıllar önce şekersiz çay içen bir öğrencime “Gastrit olursun” demiştim de almıştım cevabı: “Olsun hocam, o dışarıdan görünmüyor” demişti. ) Bir gün Salih Bey’le (Güney) makineden bilet alıyorduk. Makine sağ olsun biraz yavaş hareket edince ben de yavaş hareket eden nesnelere karşı biriken sinirle gözler dönmüş, artık makineye nasıl baktıysam Salih Bey o ifadeyi unutmamış. Aradan günler geçti, başka bir gün yemekten kalkıp ayrılırken ben hayli uzaklaştıktan sonra arkamdan el sallayarak “Özlemmm” diye bağırdı, “Makineye kafa atmayı unutma!”. Sizde yemek bitince “Haydi müzeye gidelim” diyen arkadaş var mı? Bende var. Sayesinde unuttuğum eserleri yine yeni yeniden görüyorum. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde kapalı kapılar ardında kalan Sidamara lahdinin halka açılmasını da ona borçluyuz. Salih Bey, yaşam sevincim.
      Vağarşak Bey haklı olarak soruyor: “Türkiye’ye girerken vize soruyorlar mı sana?” Bir de 90 günü geçmiş miyim diye pasaportumdaki damgalardan günleri saymaya çalışan havaalanı görevlileri var ki işleri pek bir zor. Arkadaşım sordu “Ne yapıyorsun?” , “Evdeyim” dedim. “Tam olarak ne zaman girdin?”, dedi. Haklı. Elime son blog aldığımdan beri şu şehirlerde amip gibi yayılmışım: Bologna, Floransa, Padova, Parma, Casablanca, Marakeş, Essaouira, Mexico City, Guanajuato, Puebla, Retimnon, Iraklion, Cagliari, İzmir, Lefkoşa, Girne, Gazimağusa, Cezayir, Becaye, Madrid, Salamanca, Ledesma, Manisa… Bir oturabilsem, size neler yazacağım. Osmanlı tarihinde bir yarıtanrı olan hocalardan biri benim için sorulan “Neden evlenmiyor?” sorusuna, “Bir oturabilse evlenecek” demiş. Gani gani güldüm, bayıldım. Bologna’dan başlarım anlatmaya haftaya…
       Velhasıl her şeye rağmen bizim ev gibisi yok. “Eşşşek kadar oldun, hâlâ annenin oturuyorsun” diyenlere günde 1000 avroya bizim evde 24 saat eğlenme imkânı tanıyorum. Bu kampanyadan yararlanın bence.  Kendi evimde kitaplar yaşıyor zaten, oksijenimi yiyip bitirdiler. Bir de evde sıcak yemek olduğu için hâlâ Kumrular Malikânesi’nde yaşadığımı sananlar var ki onlara cevabım da evde bugün annemle babam arasında yaşayan diyalog:
-Ayyy, inanmıyorum İsmail! Özlem ilk defa benim yemeğimi yedi.
-Yoo, ilk defa değil, geçen sene de bir kere yemişti.
      N’apsın İffet? Rakipleri büyük. Meral’in dünyanın ve memleketin dört bir yanından taşıyıp elleriyle yaptığı yemeklere, kuru dolmalara, gnocchi’lere, aşkla taşıdığı galaksinin en güzel tatlıları casata’lara, Murat’ın ahtapot, jumbo karides, karides, kalamar ve en sevdiğim haşerat-ı bahriyeye attırdığı taklalara, yaptığı alla italiana fesleğenli Şam fıstığı ezmelerine, 10 derecelik Belçika biralarında kabaran hamsi pofuduklarına yeniliyor tabii. Yenilmesin ne yapsın! “Safran var mı?” diye sorunca “Ne demek safran var mı? Var tabii,” diyen erkek varmış ülkede. İstanbul’un iaşesi gibi evi: Trabzon’dan yağ, Sofya’dan Kaşkaval, Edremit’ten zeytinyağı, Belçika’dan kuvertür çikolata… Annemin en klasik replikleri: “Ayy, ben yapıyorum yenmiyor, komşu yapınca tatlı geliyor” (Anne, sen yeşil elmalı ahtapot yaptın da biz mi komşununki daha güzel olmuş, dedik? Anlamadım ki!). “Pis pis şeyler yiyorsunuz sokakta, benim mis gibi yemekler yenmiyor” (‘Pis pis’ dediği soya soslu, sarımsaklı jumbo karidesler değildir inşallah. Ama ‘etli bamya’nın bana hiç de mis gibi gelmediği kesin. Velhasıl bamyadan haz etmem. Osmanlı’daki Bamyacılar-lahanacılar rekabeti bizde de mevcut. “Lahanaya kuvvet, bamyaya lezzet” tarihi tezahüratıyla pek yakında Hipodrom’dayız.) Bugün ölecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için yiyorum bu aralar. Yakın tarihinde sadece kırdığı yumurtalarla tanınan (onu da tavanın dışında) kardeşimin de bu âleme katılmasıyla yıllardır dişimden tırnağımdan biriktirdiğim karizmayı da sosyal medyada 40 saniyede yitirdim. Eve bir geldim, hatun kişi peanut butter yapmış! Tam da elimde bavulla evden çıkacağım, kavanoza hafifçe dokunayım derken magmaya inivermişim. Ben son bir kaşığı da ayıp olmasın diye numune bâbında bırakıp tozingen… Ertesi gün Twitter’da cenaze namazım kılınmış: “Burada bir peanut butter olacaktı, n’oldu? #EviYeEvi” Kardeş var, ister misiniz? Bende mecal kalmadı da. Ben ona bulaşmam walla. EKO çekerken teyzelerin memelerini kaldırıp indirirken çok fena triceps, biceps yapmış. Girmem ben o topa.
      Biz Anvers’e midye yemeye, bira içmeye gidiyoruz hafta sonu. Belki oralarda yenecek bir ev vardır…

      Haydi biz kaçtık…

7 Ağustos 2016

AVUKAT İSTEDİM, AVOKADO GELDİ


 
       Yazdan nefret ediyorum ben galiba. Yaz gelince yapılması gereken şeyleri iki emir cümlesi ile özetlersek: Şimdi sakince otur ve geçmesini bekle. Evet, evet. En azından ben öyle yapıyorum. Bu sıcakta Fas’taki nem ve sıcaklık durumunu hayal bile edemiyorum. Güney Amerika planımızı “Yok yaw, orası şimdi kış” diye bozup planı yumurtanın asfaltta pişirildiği Fas’a, hem de Kayzer Augustus’un ayının göbeğinde çevirdiğim için hayır duaları alacağım. Arkadaşımın Fas’ta bisiklete binme planlarını (binerse o bisiklet vücuda kaynar, kendisi de altı bisiklet üstü insan bir mitolojik hayvana dönüşür çünkü) çaktırmadan, “Ayy, ne güzel okyanusa gireriz” şeklinde saptırıp kendisini daha serin hayaller kurmaya teşvik ediyorum. İşe yaramazsa beni boğarken o sıcakta kaynayıp bir Androgynous’a dönüşürüz maazallah. Bu fantastik saçmalarıma hep sıcak ve nem sebep oluyor. Kaç Fahrenheit olm bu sıcaklar?

        Eco’nun ne kadar komik bir herif olduğunu unutmuşum. Toprağı begayet bol olsun.Sanırım İstanbul’a geldiğinde İtalyan Kültür’de verdiği İtalyanca konferansta ona sorduğum tek soruya cevap veremeyince bana sinir olup gani gani kıl davranmasından mütevellit. “Bologna’ya gidiniz, Massimo Montanari’ye sorunuz” dedi. Oysaki ben Bologna’ya gitmiş ve Montanari’yle görüşmüş, ona bu soruyu sormuştum. Bunu da söyleyince Eco’yla aşkımız oracıkta başlayamadan bitiverdi. Yeniden Bologna yollarına düşmeden bir Eco daha okuyayım diye Somon Balığıyla Yolculuk’u aldım. Gülmekten karnıma ağrılar girdi. İsveç’ten alıp otelde mini buzdolabına koyduğu, ona yer açmak için dolaptan çıkardığı her şeyin her gün açıkta içilmeden ve yenilmeden görüldüğü halde kural gereği bilgisayara kaydedilip çıkışta kendisinden dünyayı kalkındıracak kadar para istendiğini acayip şeker dille yazmış. “Bir avukat istiyorum dedim, bana bir avokado getirdiler” diyerek de İsveç halkının anlayışına noktayı koymuş. Neden ona Stockholm Sendromu deniyor sanıyorsunuz? (Atina, Marsilya ya da Lecce Sendromu değil?) İsveç çekilir bir yer olsaydı sendromun adı Stochkholm olur muydu hiç? (Şükür mantık dersine girmiyorum).

     Seviiiim koş, memleketin en iyi çevirmeni ne hata yapmış bak! Editörlük ve çevirmenlik konusunda eline zor su dökülen biri çevirmiş Eco’nun bu kitabını. Bir de ne göreyim! Frederick Barbarossa ile Barbaros Hayreddin’i karıştırmış! Aradaki 400 yıl fark yetmiyormuş gibi, millet, din, ülke, konum, görev farklarını da eklersen yanlış anlamak için hayli çaba sarf edilmesi gereken bir kontekst. “Editör Uyuyor mu?” diye bir kitap projemiz var. Ama yazdıktan sonra yanımıza çift tendonlu iki iri kıyım zenci alıp İstanbul sokaklarında korunaklı dolaşmaktan başka çare kalmayacak. Kitap çıkınca bir tek arkadaşımız zaten kalmayacak.

      “Tanıdık yüzler görülünce nasıl tepki verilir” bölümünde Umberto Amcam beni anlatmış. Yıllar önce New York’ta gezerken kendisine gülmekte olan adam yaklaştıkça paniğe kapılır, ya şimdi “Ne haber?” ya da “Bana sözünü ettiğin o şeyi yapabildin mi?” derse ne yaparım diye korkudan kaldırımın karşısına kaçmaya çalışır. Ama çok geçtir. Adam onu yakalayıp gülümser. Yaklaşınca fark eder ki tanıdık sandığı kişi Anthony Quinn’dir! Yılladır aynı sendromdan mustaribim. Sık sık Beşiktaş’ta  “Arkadaşım, ama nereden arkadaşım bilmiyorum” diyerek durup dururken her gördüğümde heyecanla güldüğüm biri var. Gülümseyip geçerken “Olm, okuldan değil, mahalleden değil, yayın dünyasından değil, müzik dünyasından değil… Nereden arkadaşım leyn bu adam benim” diye düşünürken bir fark ettim ki adam aslında Yalan Dünya’da kötü film yönetmenini oynayan Tuna Orhan. Yalan Dünya izlemekten (ve defalarca yeniden izlemekten) oyuncularla nasıl bir içsellik kurduysam oyuncuyu her gördüğümde (sonrasında arkadaşım olmadığını anlamama rağmen) yeniden arkadaşım sanarak selamlıyorum. O da hiç bozmuyor sağ olsun. Bir gün birilerinden çok pis dayak yiyeceğim, haydi hayırlısı… Hah, işte Eco bunun çağımızın yeni kitle iletişim sendromlarından biri olduğunu yazıyor. O benim işte.

      Ahali sıcak iklimlere göç edince biz de evde en yaşanabilecek mekân olan babamın yatağına taşındık kardeşimle. Dün gece tuhaf bir şey oldu (ki yine ancak ve ancak bana olabilen şeyler kabilinden). Rüyamda lenslerimi kutuya yerleştiriyorum, bir bakıyorum içinde başka lensler var, yorgunluktan geberdiğim için hepsini bir kutuya tıkıp yatıyorum. O esnada yanı başımda uyuyan kardeşim de dağ bayır gezip bana bir lens kutusu arıyormuş rüyasında. Konserden gelip zıbardığım için yatmadan önce kardeşimle konuşmadığım gibi lens kutusu meselesi hiç söz konusu bile olmadı. Telepatide devrim yarattık galiba. Zaten yıllardır konuşmadan ne dediğimizi hissedip aynı anda gülüyoruz. Lens kutusu ortamı cilaladı.

     Yarım bıraktığımız kitaplar ve filmler Alzheimer yapıyormuş, anacımmm. Beğenmediği her şeyi yarım bırakan bendenizin sonu hiç hayırlı değil. Eti Balık Kraker reklamındaki balıklardan birini oynayacak kıvama gelirim ben yakın gelecekte. Peki ya yarım bıraktığımız aşklar da Alzheimer yapıyor mu aciiiba? Hiçbir şey doğası gereği yarım kalmaz tabii ama, Alzheimer olmaktan iyidir bence. Sizin için söylüyorum, bende öyle dertler yok.

       Bir süre konuşmamayı düşündüğüm bir arkadaşıma bunu söyleyince bana olanca kibarlığıyla “Sana hep bir telefon kadar yakınım” dedi. Memlekette azalan cinsten kibar insanlar bunlar. (Ben olsam “Allah belanı versin, haydi ciaoooo canımmm” der telefonu da şırrrakk diye kapatırdım, yalan yok.) Kardeşimin buna yorumu: “Ne var bunda? Cenaze Hizmetleri de bir telefon kadar yakın”.

     Kitaplarını sayıp her yerde söyleyen bir insan tipi var. Çok komik buluyorum bu tipleri. Her hafta bunlardan bir tane çıktığına göre hayli kalabalıklar. Çok sayıda kitabım var, ama bir kere bile aklıma onları saymak gelmedi. Bunlar metreyle kitap alanlarla aynı familyadan. Ben şu anda sadece kitaplarımı silmekte bana yardım edecek arkadaşlarla ilgileniyorum. Bir Balina Cif lazım bana. Bana yardım edecek sabırlı arkadaşlara yeşil şarap, Mancha peyniri ve sürpriz yemekler vaat ediyorum. İlgileniyorsanız ıslık çalın.

       Ayyy, aklımı başımdan alan Almanın adı neydi? Heee, Alzheimer’dı…